Beni anlamayacağını iyi biliyordum. Zaten sorun da beni anlamaması değil, anlamaya çalışmasıydı. Bu onu gülünç gösteriyordu ama farkında değildi. Televizyonla doğmuş ve bilgisayarla yaşlanmış -büyüyememiş- bir kız çocuğundan beni anlamasını bekleyemezdim. Bir sigara yakıp dumanın dudaklarımdan çıkışını izledim. Gözlerim kapandı. Oysa ben sigara içmezdim. = O
Cinderella
Aklıma geliyor bazen aptallığın
işte öyle anlarda
hücrelerine dek sikmek istiyorum seni
ve orospuluğun yirmi dört nala koşarken
koyu karanlık ortadoğu gecelerinde
kumral saçlarını bağlamak
istiyorum
deli bir adamın yaşadığı evin balkon demirlerine
ve tükürmek kanlı kanlı
intikamın en taze kesilmiş
halini suratına :O
Dibinden çiçek açan hüzünlü kaktüs : O
Gözlerimi ovuşturdum.
Karanlık.
Tanrım. Çok şey değil senden istediğim. Sadece tam ortasında “Thank you Mario! But our princess is in another castle yazan!” yazan otuz yedi ekran bir Telefunken. Ve mümkünse o ekranın karşısında dört yaşındaki bir çocuk olarak oturmak. Babasını dünyanın en süper adamı olarak gören bir çocuk olarak oturmak. Afrika’yı bilmeyen bir çocuk olarak oturmak. Barış Abi’nin çocuğu olarak oturmak. Zeki Müren’i ve rakı masalarını bilmeyen, hiç aşık olmamış ve kalbinin çarpmasına tek sebebi karşı komşusu Nesrin’in kardeşi Şeyma olan, Boliç ve Baliç’i kardeş sanıp, kanının kırmızı olduğunu bilerek son damlasına dek sarı lacivert akacağına inanan, hiç kan görmemiş ve mümkünse hiç görmeyecek olan bir çocuk gibi, ve yine mümkünse ölene dek, hiçbir şey yapmadan, öylece oturmak.
Biliyorum, dileğimi yerine getirmeyeceksin. Ama sen yine de bir düşün tanrım. Gerçekten çok şey istemiyorum senden.
Yalan söyledim.
Çok şey istiyorum senden orospu çocuğu.